|
AYRANCI’NIN TARİHÇESİ
TARİH ÖNCESİ VE İLKÇAĞ’DA
AYRANCI
Ayrancı ve
çevresi ile ilgili olarak, günümüze kadar herhangi bir
arkeolojik araştırma ve kazı yapılmamıştır. Dolayısıyla
ilçemizin tarih öncesi ve ilkçağdaki yaşamı hakkında net
bil- gilere sahip değiliz. Ancak tarih öncesi dönemlerle
ilgili birçok yaşam izlerine rastlamaktayız. İlkçağ ile
ilgili olarak da birçok kalıntının günümüze ulaşmış
olduğunu görmekteyiz.
İlkçağda ilçemiz ve çevresi Hititlerin yaşam
alanı olarak görülmektedir. Özellikle Hitit- lerin M.Ö.
1200 yıllarında Frigler tarafından yıkılmasıyla;
Anadolu’nun Güney taraflarında, Mezopotamya ve Suriye’de
Hititlerin devamı olan “Geç Hitit Şehir
Devletleri” ne rastlamak- tayız. Bunlardan
birisi de ilçemiz ve çevresine de hakim olan
Tuvana (Tuvanuva) Krallığıdır. Bu dönemde
ilçemizin; Kocadere, Buğdaylı Deresi, Geleri Deresi,
Koraş Köyleri çevresi, Ayrancı Merkez, Ulu Mahalle,
Saray Köyü gibi yörelerimizdeki mağaralar ve inlerdeki
düzenlemeler ve yaşam izleri, Hititlerin ve daha da net
bir şekilde Tuvana Krallığından günümüze ulaşan
uzantılar olarak değerlendirilebilir. Bir süre Friglerin
de etkisinde kalan ilçemiz toprakları. M.Ö. 8. yüzyılda
Asurluların, Lidyalıların, 6. yüzyıl da da Perslerin
yöne- timinde kaldı. M.Ö. 4. yüzyılda Makedonya Kralı
Büyük İskender’in egemenliğine girdi. Büyük İskender’in
ölümünden (M.Ö.323) sonra imparatorluk parçalanınca
ilçemiz toprakları imparatorluğun Asya Karalığı
yönetiminde kaldı. M.Ö. 3 yüzyılda Romalılar da
Anadolu’ya adım attılar ve güdümlerinde birçok krallık
oluşturdular. Bergama Krallığı buna örnek olarak
gösterilebilir. M.Ö. 129 yılında Anadolu Romalıların
Asya Eyaleti haline getirilince İlçemiz toprakları da bu
eyalete bağlandı. Uzun süre Roma İmparatorluğunun
yönetiminde kalan toraklarımızda Roma izleri somut bir
şekilde kendisini göstermektedir. Ambar Köyünden
çıkarılmış olan; Sidamara Lahti, köydeki
antik Höyük ve diğer kalıntılar, Kale Köyü kalesi ve
kaya mezarları, Pınarkaya (Divaz) köyündeki kale, kemer,
sütun ve sütun başlıkları, Üçharman (Divle) ve Buğdaylı
çevresinde olan kaya kiliselerindeki freskler ve steller
bunların önemli kanıtlarıdır.
395 yılına kadar Roma İmparatorluğu’nun Asya
Eyaleti olarak kalan Anadolu toprakla- rı, bu tarihte
imparatorluğun Doğu ve Batı Roma olarak parçalanması ile
Doğu Roma İmpara- torluğu (Bizans İmparatorluğu)’nun
payı içerisinde kaldı. Bizans yönetiminde iken zaman
zaman Müslüman Arapların (Emevi ve Abbasilerin)
saldırısına uğradı. Bizans döneminden başlayarak,
Osmanlı Devleti’inin uzun bir sürecinde, Medine’nin
vakıf toprakları olarak işlevini sürdürdü.
Roma
Dönemi SİDAMARA LAHTİ (Ambar Köyü) İVRİZ KABARTMASI
(Geç Hitit Krallıkları Dönemi)
AYRANCI’NIN TÜRK TOPRAĞI HALİNE
GETİRİLMESİ
1071 Malazgirt Zaferi sonucunda Selçuklularla
Bizanslılar arasında yapılan antlaşmaya Bizanslıların
uymaması üzerine Sultan Alparslan Anadolu’nun fethine
karar verdi. Fetih için komutan ve beylerini
görevlendirdi. Ebül Kasım, Artuk, Mengücek, Danişment,
Atsız, Porsuk, Çaka beyler ve Kutalmışoğlu Süleyman Bey
Anadolu’nun fethi için görevlendirilenler arasındaydı.
Anadolu’nun büyük bir bölümü bu komutanlarca fethedildi
ve Anadolu’da ilk Türk beylikleri kuruldu. Bunlardan
Kutalmışoğlu Süleyman Bey 1075 yıllarında Marmara
topraklarının büyük bir bölümünü fethederek bölgede
Anadolu Selçuklu Devletinin temelle- rini attı. Diğer
beyliklere göre kısa sürede güçlenen Anadolu Selçuklu
Beyliği topraklarını genişletti. 1077 yılında da
Kutalmışoğlu Süleyman Bey Ereğli ve Ayrancı yörelerini
de Bizanslılardan alarak Anadolu Selçuklu toprağı haline
getirdi. Böylece Ayrancı toprakları Türk tarihindeki
yerini aldı. Aynı yıllarda Diğer beyliklerle birlikte
Anadolu Selçukluları da yarı bağımsız devlet haline
geldi. 1092 yılından itibaren ise, Anadolu Selçuklu
Devleti I. Kılıç Arslan’ın yönetiminde tam bağımsız
devlet haline dönüştü. Bu dönemlerde doğudan Anadolu- ya
akın akın Türkler gelerek yerleşmeye başladı. Özellikle
bölgemize ve Toroslara çoğunlukla Salur ve Afşar
Türkleri geldi. Karaman ve Ayrancı topraklarına gelenler
genelde Salur Türkleri
idi.
Anadolu topraklarının Türkler tarafından fethi
Haçlı Savaşlarının ana nedeni oldu. Türk- leri
Anadolu’dan atmak isteyen Haçlılar özellikle Anadolu
Selçuklu Devleti ile bu savaşı baş- lattılar. 1096
yılında başlayan I. Haçlı Savaşı’nda, ilçemiz
toprakları da bu savaş alanı içeri-sinde kaldı. Bu
savaşta Ayrancı ile ilgili şu bilgilere
rastlanmaktadır. 1097 yılında Hasan Da- ğı’na adını
vermiş olan Emir Hasan (Ebul Gazi=Melik Gazi)
yönetimindeki Anadolu Selçuklu kuvvetleri, Haçlı
ordularına bu yörelerde (Aksaray-Ereğli) büyük kayıplar
verdirdiler. Aksa- ray ve Ereğli yöresini terk eden
Haçlı kuvvetlerinden 20 bin kadar asker, Külek
Boğazından geçerek Çukurova’ya ulaşmak istedi. Ancak
boğazın Türkler tarafından tutulmuş olması ne- deniyle
hedeflerine ulaşamadılar. Amaçlarına ulaşmak yani
Çukurova’ya gitmek için, Ereğli- nin güneyindeki Toros
silsilesini takip ederek Larende’ye (Karaman)
yöneldiler. Ayrancı’ya kadar gelen bu Haçlı kuvvetleri
“Kafir Yazısı=Gavur Yazısı” denilen
mahalde bir süre konakladılar ve dinlendiler. Buradan da
Ayrancı – Divle – Kıraman – Berendi vadisi’ni (Kocaere)
takip ederek Toros Dağlarını aşıp Tarsus’a ulaştılar.
Çukurova’ya geldiklerinde 20 bin olan sayıları daha da
azaldı.
KARAMANOĞULLARI ZAMANINDA AYRANCI
Toros Dağları ve yöresine Anadolu Selçuklu
Devleti’nin Uç Beyliği olarak yerleştirilen Karaman ve
halkı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin zafiyetinden ve
isyanlardan da (1240 Baba- iler İsyanı) yararlanarak
başkaldırdılar. Ayrancı ve Ereğli topraklarını bu
karmaşada kendileri- ne bağladılar. 1243 Kösedağ
Savaşı’ndan sonra yaşanan gelişmeler ve Anadolu’daki
Moğol baskısı üzerine 1257 yılında Kerimüddin Karaman
yönetiminde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Böylece
Karamanoğulları Devleti kurulmuş oldu. Karamanoğlu I.
Mehmet Bey’in ünlü dil fermanını yayınlaması ile ise
milli bir devlet haline dönüştü. Osmanlı Devleti’nin
kurulması, güçlenmesi ve genişlemesi paralelinde, diğer
beyliklerde olduğu gibi Karamanoğulları Beyliği de
Yıldırım Bayezit döneminde Osmanlı Devletine bağlandı.
1402 yılında yapılan Timur ile Yıldırım Bayezit arasında
yapılan ve Osmanlı’nın yenilgisi ile biten Ankara
Savaşı’ndan son- ra yeniden bağımsızlıklarını
kazandılar. Uzun süre Osmanlı Devleti ile çekişmeler
yaşayan Karamanoğulları Beyliği topraklarının tamamına
yakını, Fatih Sultan Mehmet tarafından Os- manlı
topraklarına katıldı (1466) Toros Dağları’nın korunaklı
alanlarında bir süre varlıklarını devam ettiren beylik,
II. Bayezit zamanında tamamen Osmanlı Devleti’nin
yönetimini kabul etti ve tarih sahnesinden çekildi
(1487).
Karamanoğulları Beyliği zamanında Ayrancı ve
çevresi (Divle); beyliğin yöneticileri ve hükümdar
ailesinden olanların (melikler) yaylağı olarak işlevini
sürdürdü. 14. yüzyıl ortalarında Musa ve Fahrettin Ahmet
Beylerin Divle ve çevresinde yaşadıkları bilinmektedir.
Musa Bey’in günümüzdeki Musa mahallesi çevresinde
yaşadığı, kendi adı ile anılan Musa Dağı ve Yüğlük
dağlarında avcılık yaptığı, Fahrettin Ahmet Bey’in ise
Divle’de küçük bir saray ile Saraycık yaylağına bir av
köşkü yaptırdığı tarihi bir gerçektir. Ayrıca’da
Karamanoğlu Beyliği zamanında, Kocadere (Divle Deresi)
üzerinde birçok köprü de yaptırılmış olup, bir bölümü
yıkık dökük de olsa günümüzde varlığını sürdürmektedir.
(Kıraman, Divle, Ayrancı ve Kale – Karaağaç köyleri
arasındaki köprüler bunlardandır.)
CEM
OLAYI’NDA AYRANCI
Cem
Olayı: Fatih Sultan Mehmet’in 1481 yılında ölümü
üzerine, oğulları olan Amasya Valisi II. Bayezit ile
Konya (Karaman) Valisi Cem arasında geçen taht kavgasına
verile addır. Cem Sultan’ın başından geçen maceraların
bir bölümü. Ayrancı toprakları içinde ve Bulgar (Bol-
kar) Dağlarında geçti. Güçlü olan taraf, Kapıkulu
Ordusunun (Yeniçeriler) kendi yanında yer alması
nedeniyle II. Bayezit idi. II. Bayezit’in padişahlığını
tanımayan Cem Bursa’da padişahlığını ilan etti. Adına
para bastırdı ve hutbe okuttu. Ancak babalarının
çıkarmış olduğu “Ülkenin bekası için kardeş katli
vaciptir.” kanunu gereğince Cem’e savaş açtı.
Gedik Ahmet Paşa komutasında yapılan savaşı kaybeden
Cem Konya’ya kaçtı. Burada da kalamayarak Memluklara
sığındı. Bir yıl kadar Mısır’da kalan Cem padişah olmak
üzere Konya’ya geri döndü. Ancak II. Bayezit’in
kuvvetlerine karşı koyamayarak ikinci kez bin bir
güçlükle Torosları aşarak Rodos Adası’ndaki Hıristiyan
(Sen Jan) şovalyelerine sığındı. 1495 yılına kadar
Avrupa’da birçok maceraya konu olan Cem Sultan aynı yıl
Nis’de yaşamını yitirdi. Tahnit (iç organların
çıkarılması) edilen cenazesi İstanbul’a getirilip
defnedildi. Bir süre sonra cesedi Bursa’daki türbesine
nakledildi.
Karamanoğlu Kasım Bey ile Cem Sultan işbirliği
yaparak Osmanlı Devleti’ne (II. Bayezit) karşı mücadele
etmişlerdir. Bu mücadele ilgili olarak Şikari eserinde
şu bilgiyi vermektedir. “Cem Sultan bir gün atına
binerek, Bulgar Dağlarının bir bölümü olan Koraş
dağlarına çıktı. Yanındaki 300 kadar adamı ile birlikte
Koraş yaylalarına ulaştılar. Burada büyük bir topluluk
vardı. Anladı ki bunlar Karamanoğullarındandır. Korktu,
meğerse Koraş Beyleri Karamanoğulları Beylerini ziyafete
çağırmışlardı, içki içerek eğleniyorlardı. Kasım Bey (Karamanoğlu
Hükümdarı), Cem Sultan’ı görünce tanıdı. Kökezoğlu’nu
gönderip davet etti. Cem Sultan çok korktu. Gördü ki,
kaçmak mümkün değildir. “Alalahüteala’ya sığınıp,
davete katıldı.” Kasım Bey, tüm Karaman beyleri ile
ayağa kalkarak Cem Sultanı karşıladı. Tokalaştılar,
Kasım Bey gördü ki Cem sultan sevilen bir yiğittir. Cem
Sultan da Karamanoğlu Kasım’ın sevilen sayılan bir reis
olduğunu gördü. Hal hatır sorup, Larende’ye yapılan
zulmü konuştular. Birbiri ile candan dost oldular. Kırk
gün kadar burada kalıp, içtiler, eğlendiler. Cem Sultan
şu sözü verdi. “Eğer ben padişah olursam, yine
topraklarını sana vereyim.” diyerek dünya ahret
kardeş oldular. Birkaç gün daha kalıp, Kasım Bey’le
vedalaşan Cem, Larende’ye (Karaman’a) geri döndü.
Fatih’in ölümünden kısa bir süre sonra Cem (1481/1482
yılları) tekrar Bulgar Dağlarına çıktı. Uzun süre Kasım
Bey’le görüştüler. Üç yıl sakin yaşadılar. (1481’den
sonraki yıllar) Bulgar Dağları, korunaklı ve sarp olduğu
için kimse bunlara ulaşamadı. Bir süre sonra II. Bayezit
Larende’ye gelince Kasım Bey ile Cem Sultan Larende
topraklarını terk edip Ereğli’ye geldiler. II.
Bayezit’in gönderdiği kuvvetlerle çarpıştılar ve tekrar
Bulgar Dağlarına çıktılar. II. Bayezit de Larende’de
Şehzade Mehmet’i bırakıp İstanbul’a döndü. İki yıl kadar
Bulgar Dağlarında kalan Cem Sultan, Rodos Şovalyeleri
ile anlaşarak onlara sığındı.”
Şikariye göre, bu olayla birlikte Karamanoğulları
tamamen tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Olaylar genelde
Ayrancı İlçesi’nin sınırları içinde meydana gelmiştir.
Başta Divle olmak
üzere,
Koraşlar, Çat Köyü, Kıraman, Berendi ve yaylalarını
kapsamaktadır. Buralar Karaman- oğulları Beyleri ve
ileri gelenlerinin barınma ve korunma yeri oldu.
Buralarda (anlatılan) ça- tışmalar ve maceralar yaşandı.
Ayrıca; Cem Sultan’ın Divle’ye gelerek konakladığı,
buradan da Kıraman ve Berendi vadisi üzerinden Bulgar
Dağlarını bin bir güçlükle aşarak Ramazan- oğulları
topraklarına ulaştığı belirtilir.
OSMANLI DEVLETİ’NDE AYRANCI
Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan
Otlukbeli Seferi (1473) ile Yavuz Sultan Selim
tarafından gerçekleştirilen Çaldıran (1514) ve
Mercidabık ve Ridaniye seferlerinde (1516/1517)
İstanbul’dan hareket eden Osmanlı orduları; Gebze,
İznik, Eskişehir, Bolvadin, Akşehir, Konya, Karaman,
Ayrancı, Ereğli menzilini (savaş yolu ve yollar
üzerindeki konaklama yerleri) takip ede rek buradan
Doğuya ve Güneye yönelirlerdi.
Ayran Dede ve Ziya Efendi efsaneleri, Yavuz
Devri Savaşlarına izafe edilmektedir.
Ayrancı
ve çevre halkının hafızasında yer alan Ziya Efendi
Efsanesi şöyledir. Yavuz Sultan Selim Orduları ile
sefere giderken Ayrancı menzilinden de geçmek
zorundadır.
“Ordularıyla
bugünkü İstasyon ve Hüyükburun Köyü çevresine gelen
Yavuz Selim, o yıllarda bol suyu olan ve coşarak akan
Divle Suyu ile karşılaşır. Suyu geçmek güçtür.
Görevliler geçiş
yeri
ararken köprü ile karşılaşırlar. Hazine bulmuşçasına
durumu Yavuz Selime bildirirler. Adamlarını Ziya
Efendiye gönderen Yavuz Selim, ordusunun bu köprüden
geçmesi için izin ister. (Ordunun oradan geçmesi demek
aynı zamanda ekili arazilerin talan edilmesi anlamını da
taşır.) Ziya Efendi Bu isteği geri çevirir. Durum Yavuz
Sultan Selim’e iletildiğinde hiddetlenen Selim, “Geçme
namert köprüsünden, seller alırsa alsın beni” der ve
askerin akarsuya dalarak geçmesini emreder. On binlerce
kişiden oluşan ordu suyu geçmeyi başarır. Ancak iki kişi
suda boğularak hayatını kaybeder. Gerekli araştırmalar
yapıldıktan sonra ölenlerin Osmanlı ordusu içerisinde
bulunan iki casus olduğu ortaya çıkar. Bu durumda
Yavuz Selim, Ziya Efendi’yi
huzuruna çağırtır. Orduyu neden sudan geçirtmediğini
sorar. Ziya Efendi ise ölen iki casus nedeniyle izin
vermediğini söyler ve Padişaha bir de kıymetli
ibrik armağan eder. İbrik
Yavuz’un otağına getirilir. Bu ibrikle abdest almak
isteyen Yavuz’un, ibrik üzerindeki yazılar dikkatini
çeker ve okur. Aynen şu ifadeler yer almaktadır:
“Akşamki
aşını sonraya bırak, aş olur. Akşamki işini sonraya
bırakma, iş olur.” Bunun üzerine, Ziya Efendi’nin
bir Evliya olduğunu anlayan Yavuz Selim, Ziya Efendi’nin
evine giderek ziyaret eder. O’na teşekkür edip
armağanlar sunar. Fazla zaman kaybetmeden Ziya
Efendi’nin duasını da alarak yoluna devam eder.”
Kanuni’nin Bağdat Seferi (1534) ile IV.
Murat’ın Bağdat Seferleri de aynı menzilleri takip
ederek yapılmıştır. IV. Murat’ın Bağdat Seferi
sırasında ordularının, 09 Mayıs 1638 Çarşamba günü saat
8’de Akgöl’ün Ayrancı tarafındaki Gölbaşı denilen
menzilde konakladığı menzilname kayıtlarında mevcuttur.
Antik dönemlerde kurulmuş olan Divle
yerleşkesi, Karamanoğulları döneminde yönetici ve
beylerin yazlığı (yaylak) olarak işlevini sürdürmüştür.
19. yüzyılda Osmanlı zamanında Divle’yi kaza merkezi
olarak görmekteyiz. Ayrancı ve ova toprakları ise bu
kazanın çiftlikleri olarak işlenmektedir. Yüzyılın ilk
yarısında (1832 yıllarında) Mısır Valisi Mehmet Ali
Paşa’ın Osmanlı Devletine karşı isyanı ve Ereğli ve
Ayrancı yöresini yönetimine almasıyla, Divle’nin
vergileri düzenlemek, toplamak üzere mütesellim olarak
Halimzade Mehmet Ağa görevlendi- rilir. Bu tarihten
itibaren yaklaşık 40 yıl kadar Ayrancı ve çevresinde
Helimoğullarının etkisi ve ayanlığı (Ayan: Başına buyruk
hareket eden yetkili yönetici=derebeyi) görülür.
Günümüzdeki ilçe merkezimiz ve ova köyleri
Divle kazasının özellikle Helimoğulları- nın çiftlikleri
olarak işlev görür. Konya Salnameleri ve Osmanlı arşiv
kayıtlarına göre, Divle Kazası 1867/1868 yıllarında kaza
(kadılık) statüsünden çıkarılarak, nahiye statüsüne
dönüş- türülür. İdari yönden Ereğli’ye askeri yönden ise
Karaman’a bağlanır.
AYRANCI’NIN OSMANİYE ADI İLE KURULUŞU VE NAHİYE
STATÜSÜNÜ KAZANMASI
Günümüzdeki ova köyleri ve Ayrancı, Divle
nahiyesinin çiftliği iken zamanla çiftçi ai-
leleri
bu çiftliklerde yerleşmeye başladı. Dolayısıyla ova
köylerinin temelleri de bu şekilde atılmış oldu. 20.
yüzyılın başlarına kadar çiftlik olarak kalan
Ayrancı’nın kaderini Kırım’dan gelen Tatar Türkleri
değiştirdi.
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayan
süreçte, Kırım Türkleri asimile edilmeye, topraklarından
sürülmeye ve Slavlaştırılmaya çalışıldı. Bu süreç 20.
yüzyılın başlarına kadar sürdü. Kırımdaki Türk nüfusu
oldukça azaldı ve Kırım Slavlaştırıldı. Bu yıllara kadar
Kırım halkı devletlerarası (Osmanlı-Rusya) anlaşmalarla
toplu göçlere maruz kaldı. Gasparalı İsmail Bey’in
ortaya çıkması, verdiği mücadele ve Kırım’da Kuva-yı
Milliyeyi oluşturması sonucu toplu göçler sona erdi.
Ancak aileler bazında bireysel göçler devam etti.
Ayrancı’ya 1903 yılında gelen Kırım Türkleri, Rusya ile
Osmanlı Devleti arasında yapılan anlaşmalarla gelen-
lerden olmayıp aile bazında ve bireysel pasaportlarla
gelenlerdendir.
1903 yılı baharında İstanbul’a gelen Kırım
Türkleri için yerleşim alanları aranırken bir bölümü
Konya’ya gönderildi. Bir süre Konya’da kalan göçmenler,
Karaman çevresinde yerleşmek istiyorlardı. Zira daha
önce gelen akrabaları buralara yerleştirilmişti.
Göçmenler Komisyonu onlara, Karaman-Ereğli arasında
beğendikleri bir mahalde yerleştirileceklerini bildirdi.
Gerekli çalışmalar yapıldı. Göçmenlerin temsilcilerinin
de katılımıyla oluşturulan komisyon Ayrancı’yı yerleşme
alanı olarak belirledi. 12 Haziran 2003 günü göçmenler
komisyonunun temin ettiği araçlarla Konya’dan yola çıkan
Tatar Türkleri (göçmenler) Akçaşehir üzerinden
yaptıkları yolculuk sonunda 13 Haziran 2003 günü
Ayrancı’ya geldiler. Yaklaşık olarak sayılarının
900-1000 kişi ve 200 hane civarında olduğu
zannedilmektedir. Ereğli nüfus kütükleri 1936 yılında
yandığı için kesin bilgiye ulaşamıyoruz.
Gelen göçmenler, kilimlerle oluşturdukları
çadırlara ve çevredeki inlere geçici olarak yerleştiler.
Bir taraftan da köyü oluşturmak için çalışmalar
başlatıldı. Konya’dan gelen fen heyeti ile Divle
yönetimi ve göçmenlerin de içinde bulunduğu heyet;
yerleşim alanının oluşturulacağı arazi ile; köyün
sınırlarını, tarla ve bahçe yerlerini tespit etti. Aynı
yılın temmuz ayında köyün inşasına başlandı. 1903 yılı
aralık ayında inşaatlar tamamlandı. Göçmenler yeni
evlerine kavuştu. İki mahalleden oluşan köy 1903 yılında
kurulmasına rağmen 1904 yılında “OSMANİYE”
adı ile tescili yapıldı.
1906 yılı Konya Vilayeti Salnamesinde ilçemizin
adı Ereğli Kazası’na bağlı Osmaniye Nahiyesi
olarak geçmektedir. Buna göre, köyün kuruluşundan
yaklaşık iki yıl sonra (1905/1906) Osmaniye Nahiyesi
olarak Konya idari örgütlenmedeki yerini aldığını
söyleyebiliriz. Tatar Türklerinin yanı sıra, Divle’den
göç edenlerin de buraya yerleşmesi ile Divle küçülürken
Osmaniye büyüdü. Osmaniye nahiye statüsüne dönüşürken
Divle köy statüsüne dönüştü.
OSMANİYE’NİN AYRANCI ve AYRANCI DERBENT ADINI ALMASI
Ayrancı Adını Alması: Ayrancı ve çevresinde yaygın
olarak anlatılan efsaneye göre: Yavuz Sultan Selim Mısır
Seferi’ne (Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden biri
1516 ve 1517 yılları) giderken ordunun savaş menzili,
Ayrancı’dan geçmektedir. Konya - Karaman üzerinden Ereğ-
li istikametine giderken Osmanlı Ordusu Ayrancı’ya
gelir. Günümüzde Ayrancı Barajını bes- leyen sular
çeşitli derelerle birleşerek, Ayrancı’dan kuzeybatıya
doğru coşkun bir şekilde
akmaktadır. Ordunun akarsu üzerindeki dereden geçmesi
zorunlu olunca, bir kol Ziya Efendi, diğer kol ise Hilmi
Dede Köprüsüne yönelir. Hilmi Dede Köprüsüne yaklaşan
ordu kolunun komutanı, Hilmi Dede’ye, askerin
içebileceği temiz suyu nerede bulabileceğini sorar.
Hilmi Dede, evinde bulunan ayrandan onlara ikram etmek
istediğini söyler. İsteği komutan tarafından kabul
edilir. Dede ayranı evinden getirerek, ordunun geçeceği
köprünün yanındaki soku taşına doldurur. Komutan alaycı
bir şekilde: “Dede! Bu kadarcık ayran koca orduya
nasıl yeter, sen kafayı mı yedin?”
gibisinden sözler söyler. Dede getirdiği kepçeleri ve
maşrapaları (madeni ya da ahşap olan su bardağı) sokunun
yanına bırakır. Sıra ile ayranı kana kana içen askerler
köprüden Ereğli tarafına geçer. Ancak ayran yine de
tükenmez. Bu durumu gören komutan biraz da mahcup bir
şekilde, Hilmi Dede’nin sırtını sıvazlayarak: “Siz
Hilmi Dede değil Ayran Dede olmalısınız.” der.
Komutan, “Ayran Dede” ye teşekkür ettikten
sonra karşıya geçerek ordusunun başında sefer yoluna
devam eder.
Hilmi Dede’nin ayranını doldurduğu
Soku Taşı Ayran Dede’nin Türbesi
Bundan böyle erenlerden biri olan Ayran Dede (Hilmi
Dede) bu adla yaşamını sürdürür. Vakti zamanı gelip
ölünce de günümüzde adının verildiği yerdeki mezara
defnedilir. Zamanla mezar üzerine türbe yapılarak Ayran
Dede’nin hatırası kalıcı hale
gelir.
Bu
efsaneden etkilenen çevre halkı türbe çevresindeki alana
Ayrancı demeyi sürdürür. 1903 yılında köy kurulmasına ve
1904 Osmaniye adının köy adı olarak tecil edilmesine
rağmen, çevre halkının gönlündeki adı Ayrancı’dır.
Ayrancı söylemi halkın dilinden hiç eksilmez. Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, yerleşim yerlerine yeni
adlar verilip isimler değiştirilmiştir. Bu değişime ayak
uyduran Konya İl Genel Meclisi de aldığı bir kararla
Osmaniye’nin adını değiştirerek “Ayran Dede”
efsanesinden dolayı Ayrancı olarak tescil ettirmiştir.
1928 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından eski
harflerle (Arap harfleri) yayınlanan “Dahiliye
Vekaleti Nüfus Umum Müdürlüğü, Son Teşkilat-ı Mülkiyede
Köylerimiz” adlı kitapta ilçemizin adı
OSMANİYE olarak geçmektedir. 1933 yılında yine
İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan “Dahiliye
Vekaleti Mahalli İdareler Umum Müdürlüğü, Köylerimiz”
adlı kitapta Ayrancı olarak geçmektedir. Buna
göre ilçemizin Ayrancı olarak resmen tescilinin
yapılması 1928 yılından sonradır. 1929/1930 olabilir.
Ayrancı Derbent Adını Alması:
Derbent adının nereden ve nasıl geldiği ve Ayrancı
adına nasıl eklendiğini anlamak için öncelikle derbent
sözcüğü hakkında bilgi vermek gerekir. Osmanlı
belgelerinde bu sözcüğün 15. yüzyıldan itibaren
kullanıldığı görülür. Daha önceki Türk devletlerinde de
kullanılmış olduğunu söylemek yanlış olmasa gerekir.
Derbent sözcüğü Türkçeye Farsçadan geçmiş olup, der(dar)
= geçit + bend = tutmak sözcüklerinin birleşmesiyle
oluşmuş bileşik bir sözcüktür. Sözlük anlamı; engel,
geçit, boğaz, set, hudut bölgelerinde, dağlar arasında
güçlükle geçilen boğaz anlamlarına gelmektedir.
Derbentler önemli geçit
noktalarında kurulmakta idi.
Bugünkü anlamda derbent, polis ve jandarma kuvveti
olmadığı için yolların ve geçitlerin güvenliğini temin
eden karakollardı. Derbentlerin bulunduğu yerler, etrafı
kontrol edebilecek şekilde idi. Derbentler daha çok
yerleşme alanlarının az olduğu
AYRANCI DERBENT İSTASYON
BİNASI ATLASHAN (ATLI HASAN HANI)
yerlerde
kuruluyordu. Hanlar, ıssız yerlerde yapılmış olması
nedeniyle birer derbent mahalli idiler. Önemli ticaret
ve askeri yolların kavşak noktaları ve dağların geçit
verdiği yerler ile köprü ve nehirlerin geçit noktaları
da derbent alanlarıydı. Ayrıca derbentler, etrafı
kontrol edebilecek yerlerde bulundukları için askeri
öneme de sahiptiler. Bir yerin derbent olabilmesi için;
yolların kavşak noktalarında olması, merkezi durumda
olması, devlete ve halka yararlı olabilecek yerler
olması, geçitler, köprüler, hanlar ya da
kervansarayların o yerde bulunması gerekliydi. Derbent
olmak için koşullardan birkaç tanesine sahip olmak
gerekirdi. Osmanlı Devleti’nin derbentçilik
örgütlenmesinde amacı; ticareti geliştirmek, yolların,
halkın güvenli- ğini sağlamak ve iskân politikasına
katkıda bulunmaktı. Derbent örgütü 1839 Tanzimat’ın
ilanından sonra doğrudan zabıta örgütüne dönüştürüldü.
Günümüzdeki Jandarma Karakolları bu sürecin son halkası
olmaktadır.
Ayrancı ve çevresi, tüm bu anlatılanlara
paralellik gösteriyordu. Ayrancı ve ovasını sula- yan
Divle Deresi üzerinde ve Ayrancı yakınında Ziya Efendi
ve Ayran Dede Köprüleri vardı. İpek yolunun bir
güzergâhı, Ereğli - Karaman üzerinden Konya’ya
gitmekteydi. Daha da önemlisi derbentin olmazsa
olmazlarından olan hanlardan biri de bu çevrede, bugünkü
Hü- yükburun Köyü sınırları içerisinde kalan Atlı Hasan
(Atlashan) Hanı, Ayrancı yakınlarında idi. Tüm bu
bilgilerin ışığında, Osmaniye Köyü’nün kuruluşu ve
Ayrancı adının verilmesinden sonra derbent adının
Ayrancı sözcüğüne eklenmesi, verdiğim bu bilgilerden
kaynaklanmaktadır. Yıllarca Ayrancı ve köyleri için
verilen adreslerde ve gelen mektuplarda, bu ad
kullanıldığı gibi daha da önemlisi Ayrancı Tren İstasyon
binasındaki tabela “AYRANCI DERBENT”
hepimize tanıdık gelen bir isimdi.
MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AYRANCI
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp
Kurtuluş Savaşı süresince Konya ve Ereğli halkında
olduğu gibi Ayrancı halkı da, Ereğli bünyesinde görevini
özveriyle yerine getirdi. 1920 yılında Konya ili
topraklarında meydana gelen Delibaşı Mehmet İsyanında,
tüm kışkırtmalara rağmen Ayrancı halkı isyana
bulaşmadığı gibi, zaman zaman da isyan belirtileri
karşısında titizce davranarak olası teşebbüsleri önledi.
Ereğli ve Konya’da oluşturulan Kuva-yı Milliyecilerle
gönül birliği ve işbirliği
yaptı.
Kurtuluş Savaşı sürecinde “Tekalif-i Milliye
Kanunu=Milli yükümlülükler Kanunu” ge- reğince;
Ağızboğaz Köyünden Merhum Hasip Hoca’nın başkanlığında
oluşturulan komisyon tarafından ordularımıza gönderilmek
üzere para ve çeşitli malzemeler toplandı. Ayrancı
(Osmaniye) halkı, Kurtuluş mücadelesine canının yanı
sıra malı ile de katkıda bulundu. Savaş sonrası,
ülkemizin kalkınması yolundaki çabalarda da Ayrancı’dan
Merhum Hasip Hoca’nın (Koçak) Ayrancı ve Ereğli’yi
temsil etmek üzere 1923 yılında yapılan İzmir İktisat
Kongresine katıldığını görmekteyiz.
AYRANCI’NIN SON ZAMANLARI
Nahiye (bucak) olarak yönetim işlevini sürdüren
Ayrancı 1968 yılında kendisine bağlı olan Uluköy’ün yanı
sıra Musa Köyü’nüde mahalle olarak bünyesine almak
suretiyle, dört mahalleden oluşan bir belde haline
getirildi. (Dede ve Yeni mahalle merkez
mahalleleridir.)1968 Mahalli seçimlerinde belediye
başkanlığı seçimlerine katılarak, köy statüsünden belde
statüsüne geçti. İlk belediye başkanı Sayın İsmet
SET olurken, son belediye başkanımız Sayın
Yüksel BÜYÜKKARCI’yı görmekteyiz.1970 yılından
sonraki kısa bir süreçte ise Nahiye (Bucak) statüsü son
buldu. Karaman’ın il olasından sonra, 19 Haziran 1987
tarih ve 3392 sayılı kanun ile ilçe statüsüne
kavuşturulup Karaman ilinin bir ilçesi haline getirildi.
8 Ağustos 1989 tarihinde ise atanan ilk kaymakamı
Sayın Ekrem ÇALIK olurken son kaymakamımız
Sayın Ali KARAKAYA görevini sürdürmektedir.
Not: Ayrancı’nın tarihçesi ile ilgili bilgiler,
“AYRANCI TARİHİ VE BUGÜNÜ” adlı kitap- tan,
kitabın yazarı Tarih Öğretmeni Muzaffer ÖZEL tarafından
derlenip düzenlenmiştir. İlçemiz ve çevresi ile ilgili
daha geniş ve detaylı bilgiye ulaşmak isteyenler bu
kitaba başvurabilirler.
Nisan 2009/İstanbul
Muzaffer ÖZEL
|